New arrivals, editorial notes and a few things reserved for subscribers.

İyi Bir Pazar



İngiltere’de en sevdiğim şeylerden biri, nereye giderseniz gidin iyi müziğin peşinizi bırakmaması. Bir mahalle kafesinde de, müzede de, küçük bir bit pazarında da arka planda mutlaka doğru şarkı çalıyor.

Hackney Flea Market’e girdiğimizde de öyle oldu. Küçük bir kilise salonunun içinde 2000’lerin Brit rock parçaları çalıyor. Kalabalık ama telaşlı değil; dağınık ama yorucu hiç değil. Satıcılar çaylarını içiyor, birbirleriyle sohbet ediyor. Bir şey sorarsanız anlatıyorlar, sormazsanız kimse sizi ikna etmeye çalışmıyor.

Burası sanki hafta sonu için ödünç alınmış bir mekân gibi hissettiriyor. Masalar birbirine benzemiyor, belirli bir düzen yok. Yönlendirme tabelaları, ya da işaretler de yok. Bir kapıdan çıkıp diğerinden girerek marketi dolaşıyorsunuz. Keşfediyorsunuz.
Bir köşede Tom Dixon’ın erken dönem prototiplerinden sandalyeler, Murano camı lambalar ve Memphis döneminden renkli objeler duruyor. Birkaç adım sonra ise kimsenin tasarımcısını bilmediği ama yıllarca iyi kullanılmış 1950’ler İngiliz mobilyaları çıkıyor karşınıza. Belki de en güzeli, bunların aynı değerde görülmesi. Bazen isimsiz bir mutfak sandalyesi, imzalı bir tasarım objesi kadar ilgi çekebiliyor. Mobilyanın hikâyesini sadece tasarımcısı değil, yıllar içinde nasıl yaşadığı da yazıyor.

Bir satıcıyla konuşurken beğendiğimiz bir dolabı başka bir şehre göndermeyi düşünüp düşünmeyeceğini sorduk. Gülümsedi. “Maalesef,” dedi, “buradan çıkınca çok uzağa gitmeyecek.” O an fark ettim ki bazı pazarlar sadece alışveriş için değil, bulundukları şehir için var oluyor. Eşyalar da biraz ait oldukları mahallede kalıyor.

Hackney’den dönerken aklımda kalan şey satın aldıklarımızdan çok hissiyattı.

anababagünü hayalimizin ötesinde büyüdü.

Hackney Flea ise bende tam tersini düşündürdü; bazen küçülmenin de ayrı bir lüksü var. Herkesin birbirini tanıdığı, bir masanın etrafında uzun uzun sohbet edilebilen, keşfetmenin tabelalardan daha önemli olduğu bir ölçek…

Aklıma İstanbul geldi.

Acaba burada da insanlar evlerindeki plakları, yıllardır kullandıkları sandalyeleri, küçük koleksiyonlarını ya da artık yer açmak istedikleri tasarım objelerini getirip bir hafta sonu paylaşmak ister miydi?

Belki de iyi bir bit pazarı, satılan eşyalardan çok anlatılan hikâyelerle kuruluyordur.

Ne dersiniz, İstanbul’da böyle bir bit pazarı yaşar mı?