Müzede Oturmak
Exhibition Road’da yürürken, üç büyük kolonun arasından geçip salyangoz kabuğunu andıran kıvrımlı rampadan aşağı inmeye başlıyorsunuz. Yanınızda bir çocuk varsa, yürümek yerine yuvarlanarak inmeyi tercih ediyor. Victoria & Albert Müzesi daha kapısından itibaren insanı biraz ciddiyetinden çıkarıyor.
Benim aklım ise koleksiyonlardan önce başka bir yerdeydi. Bir gün önce oğlumla Bilim Müzesi’ni gezerken camın ardından gördüğüm geniş avlu… Asıl merak ettiğim yer orasıydı.
V&A, dünyanın ilk müze restoranına ev sahipliği yapıyor. İsterseniz şefin hazırladığı bir öğle yemeğini bir kadeh şarapla yiyebiliyorsunuz; isterseniz çantanızdan çıkardığınız sandviçi aynı masada açabiliyorsunuz. Müzenin en sevdiğim tarafı belki de tam burada başlıyor. Kültürü erişilebilir kılmaya çalışırken bunu büyük sloganlarla değil, küçük kararlarla yapıyor.
Restoranın bulunduğu salon başlı başına görülmeye değer. William Morris’in tasarladığı gösterişli iç mekân, Viktoryen desenler, duvar süslemeleri ve büyük avizelerle dolu. Fakat bütün bu tarihî atmosferin içinde gözüme ilk çarpan şey sandalyeler oldu.
Arne Jacobsen’in Series 7 ve Ant Chair modelleri, sanki yıllardır o salonun bir parçasıymış gibi duruyor. Tam da bu yüzden iyi bir seçim olduklarını anlıyorsunuz. Tarihî bir yapıya “eski görünen” mobilyalar koymak yerine, kendi döneminin en iyi tasarımını eklemişler. Böylece geçmişi taklit etmek yerine, ona yeni bir katman eklemişler.
Bahçeye çıktığınızda bu yaklaşım devam ediyor. Henry Bertoia’nın Diamond Chair’ları, ince çelik tellerden oluşan hafif yapılarıyla neredeyse görünmezleşirken, çevrelerini saran ortancalar bütün o İngiliz romantizmini korumaya devam ediyor. Modern tasarım ile yüz yıllık bir bahçe birbirinin önüne geçmeden yan yana durabiliyor.
Müzenin üst katında aynı sandalyelerin örnekleri bu kez bir vitrinin arkasında sergileniyor. Birkaç dakika önce ise alt katta onlardan birine oturup kahvenizi içmiş oluyorsunuz.
Belki de V&A’nin en sevdiğim fikri bu.
Tasarım yalnızca uzaktan bakılacak bir nesne değil. Üzerine oturulacak, sohbet edilecek, eskitilecek ve evet, bazen üzerine kahve dökülecek kadar hayatın içinde olduğunda gerçekten değer kazanıyor.